21 Haziran 2013 Cuma




ne de çok özlemişiz gökyüzüne kansız bakmayı! 




Her şey bir unutkanlıktı
arada bir deliler gibi kavuştuğumuz
tüfekle vurulmuş bir parsın yarasında
kıcacık yoğun bir akşam
biliyordum bir soğuktu nereye varsam
bir yanımda bir el bir yanda vazgeçilmez bir sancı ve
kısacık yoğun bir akşam.

6 Ağustos 2011 Cumartesi

sakın..




"O an geldi ve geçti. Sadece an'lar dokunur insana, hapsedemediğin bir mutluluk hissi. Farkındalığı çok sonra gelir, değişmesini istemediğin yerler gibi. Sadece değiştiği zaman fark ettiğin bir eksiklik hissi. "

Sadece kendi yolunda durabilirsin, durursun ve görürsün. Başkasıyla kesişmeyen kümeler zinciridir durmak. Durmaktan sıkılma sakın, durabildiğin kadar dönüşürsün. Değişmek yoktur hiç, sadece dönüşürsün. İçinde olmayan bir şeye dönüşemezsin.

Yolda devam etmeyi övüp dururlar, kendi yolunu çizmeyi. Yolda değişme umududur o, değişik anlar görme deliliği. Görebileceğin hiçbir şey senin kadar basit ve derin değil. Daha fazla anlam aramak saçma gelmeli. Hala o an'ı aramak da.

Gelir ve gider, geldiğinde başka her şeyi karanlığa gömen bir hızla geçerler. Kalsın diye dileme, ne dilediğine dikkat et, çünkü kalırsa; ölürsün. O anlık da değil; kanamaya devam et. Yaralarını sev, anılarını toplamaya çalışma, yok olurlar, o herşeyi örten ruyaların mutluluğu gibi. Örtünme, basitliğiyle mutlu ve ölüm gerçeğiyle uyumlu.


Şu anda hissettiğin gerçek; birazdan evrenin en büyük yalanı olacak, yolda olanlar, en azından iddiası bu olanlar sana inanmayacaklar. Sana senin bile görmediğin şeyleri söyleyip, senden bir kendi "senleri" yaratacaklar. Şaşıracaksın; gaflete düşüp kırılma; sakın, sakın inanma onların senlerine. Hata da yapsan, onlardan daha gerçeğe yakınsın, en büyük yalanını mı söyledin birine; farkındalar mı bunun, öyleyse iyi.


Ah..Şimdi pişman mısın? Olma; o an'ki sen geçti, o an'da kaldı, dairesini çizdi ve bitti. Sen o değilsin ve onların hepsinin toplamından daha az değerlisin. Onlar yok olmadı, kısılıp kaldılar, sen kalma, o beyaz elbiseyi gene giy ve aynı yere git, olmayacak. Orası da yok; orada eski bir resmi anımsayacaksın, mutlu olacaksın ya da mutsuz. O ve hepsi ve herkes ve herkesin gördükleri, o an'da durmakta, sen ilerledin.

Yok oluştaki anlamı yaratanın var oluş olduğunu unutma ama buna da güvenme çünkü ikisi de kesin ve şart değil. Sakın tutunmaya çalışma, kendini uçuk bir mavi rengine bırak, ya unutuş laciverdine döner hava, ya bekleme salonuna.

4 Ağustos 2011 Perşembe

tapınakçılar ve bir gül tarihi




Haçlı Seferleri her ne kadar Hıristiyan inancının bir ürünü olarak idrak edilip anlatılsa da, aslında Avrupa kökenli ekonomik ve buna bağlı olarak siyasi dengesizliğin ve karışıklığın çözülmesi adına, doğunun maddi imkanlarının ,batının siyasi erklerine teslim edilmesi amacıyla yapılmıştır. Avrupa'nın büyük bir yoksulluk ve sefalet içinde yaşadığı bir devirde, Doğu'nun ve özellikle de İpek Yolu'nun refah ve zenginliği, batının siyasi erklerini harekete geçirmiştir. Bu motivasyonun, Hıristiyanlığın dini sembolleriyle süslenmesi sonucunda, dini görünümlü, fakat gerçekte dünyevi amaçlara yönelik bir "Hıristiyan Ordusu" düşüncesi doğmuştur. Hıristiyan Avrupa'nın daha önceki dönemlerde temelde barışçı bir siyaset izlerken, ani bir dönüşle savaşçılığa eğilim göstermelerinin nedeni budur.

Haçlı Seferleri'ni başlatan kişi, Papa II. Urban'dı. 1095 yılında topladığı Clermon Konseyi ile, o zamana kadar Hıristiyan dünyasında hakim olan barışçıl doktrini değiştirdi ve "kutsal toprakların Müslümanların elinden kurtarılması amacıyla" bir kutsal savaş çağrısında bulundu. Ardından hem profesyonel savaşçıların hem de on binlerce sıradan insanın katıldığı dev bir "Haçlı Ordusu" oluştu. Bu ordu temelde feodal beyliklerin eğitimli askerleri, bu beyliklerin sıradan köylüleri, kilisenin korumasında olan çocukları ve derebeyliklerinin prenslerinden ve aristokratlarından oluşmaktaydı.

Bir çok Avrupa Tarihi uzmanı; Papa II. Urban'ın bu girişiminde, kendisine rakip olan bir diğer papa adayını gölgede bırakabilme isteğinin rol oynadığını düşünürler. Papa'nın çağrısına heyecanla tabi olan Avrupalı krallar, prensler, aristokratlar veya diğer insanlar da aslında temelde ekonomik nedenlerle bu savaş çağrısını kabullenmişlerdi. Fransız şövalyeleri daha fazla toprak alacağını düşünmüş, İtalyan tacirlerin çocukları daha büyük bir pazar payı istemiş,doğu avrupa limanlarından başlayan geniş bir deniz ticareti düşlemişlerdi. Bunun yanında bir çok yoksul köylü; sadece gündelik yaşamın ekonomik sıkıntısından bir nebze olsun kurtulmak ve şansı yaver gidip de sağ dönebilirse savaş sırasında gösterdiği kahramanlıklar nedeniyle ufak bir toprak almayı hayal ederek bu savaşa katılmışlardı. Özellikle topraksız,yoksul köylüler savaşa giden yol boyunca bir çok şehri,kasabayı yağmalayarak ilerlemişlerdir. Bu açlık ve mal edinme tutkusu; kendi topraklarından Kudus'e uzanan yolda İstanbul'u (constantinapolisi) yağmalamaya, dördüncü Haçlı Seferinde ise, Bizans'ın antik kiliselerini yakmaya kadar gitmiştir. Ayasofya'nın girişinde ve kütüphanesindeki altın fresklerin çoğu dördüncü haçlı seferi sırasında sökülerek yağmalanmıştır.

Haçlılar olarak adlandırılan bu grup 1099 yılında Kudüse girdi. Beş hafta süren kuşatma ve yoğun çatışma sonucunda Kudüs Müslümanların elinden Hıristiyanların eline geçti. Farklı kaynaklardan çıkan bilgilere göre bu kuşatma sırasında 18-20 bin; şehiri ele geçirdikten sonra ise sivil halktan 14 bin kişi öldürüldü. Öldürülenlerin çoğu Müslüman Türk, Arap ve Yahudilerden oluşuyordu. Kudüs'ün tamamıyla Haçlı kontrolüne geçmesi için 25 bin kişinin daha ölmesi gerekecekti.

Bu ilk dönem savaşının ardından Avrupalı Haçlılar; Kudüs başkent olmak üzere sınırları Antakya ve Filistini de içeren bir Latin Krallığı kurdular.
Krallığın kurulmasından sonra yüzyıllar sürecek bir Ortadoğu'yu yönetme mücadelesi başladı. Kurulan bu yeni yapının ayakta kalması ve sınırlarını genişletebilmesi için iyi örgütlenmiş bir yarı askeri yarı siyasi yönetime ihtiyaçları vardı.Bu nedenle daha önce örneği görülmemiş bir yapılanmaya giderek; askeri tarikatlar kurdular. Bu askeri tarikatlar,manastırlarda yoğun bir hıristiyan eğitimi alan, bölgenin özelliklerini ve tarihini iyi öğrenen, çoğu haçlı seferiyle Filistin'e gelmiş, Avrupalı aristokratların çocuklarından, yoksul topraksız köylülerin zeki ve sağlıklı olanlarından oluşturuldu. Haçlılar; Kudüs Krallığının kurulmasının ardından tüm bölgeye yayılmış yaklaşık 40 adet manastırda örgütlenmelerine başladı. Bugün elimizde olan belgelere dayanarak verilen eğitimin sınırlarını belirlemek mümkündür. Genellikle yirmi yaş üstü çocuksuz erkekler beş ay süreyle kiliselerde temel dini eğitimden geçerek,Hıristiyan tarihi, İncil, Aramice, Yahudi Tarihi öğreniyorlardı. Bunun ardından; başarılı olanların ufak bir kısmı, din adamı olarak seçilip, farklı bölgelere gönderiliyordu. Geri kalan çoğunluk; yaklaşık üç haftalık bir askeri eğitimden sonra, krallığın sınırlarına yerleştiriliyor, en başarılı olanları ise; manastıra yerleştirilerek iki yıl süreyle dünya tarihi,avrupa tarihi,arap uygarlığı,yunan,mısır uygarlığı eğitimi alarak yarı asker, yarı akademisyen olarak eğitiliyorlardı. Bu eğitimin içinde matematik,astronomi,tıp,simya,mimarlık gibi bölgede gelişmiş bir çok dal da yer alıyordu.

Eğitimlerinde başarılı olanlar yola çıktıkları diğer arkadaşlarından farklı olmak üzere özellikle Avrupa uygarlığı ve dünya tarihinde önemli roller üstlendiler ve tanındılar. Bu askeri tarikatın adı; Tapınakçılardı.

II.

Bugün Tapınakçılar olarak tanıdığımız bu askeri tarikatın tam adı "İsa'nın ve Süleyman Tapınağı'nın Fakir Askerleri" dir. Bu ismi alması 1119 yılına denk gelmektedir. Tapınakçılara ait ilk imzalı belge 1119 yılında İstanbul'a gönderilen bir din adamı grubunun güvenliğinin sağlanması için verilen izin,yetki belgesidir. Tarikatın resmi kurucusu ve ilk hocası ,Fransız Hugh de Payens ve Godfrey de Saint-Omer adlı iki şövalyeydi.Bu tarikatın merkezi Süleyman Mabedi olduğuna inanılan tepenin üstündeki yıkıntılardı. Hugh de Payens; Latin Rule adı altında tarikatın kurallarını,işleyişini,eğitimini bir gizli metinle kaleme almış ve yayılmasını sağlamıştır.

Tarikat; Avrupa'dan Filistin'e gelen hacılardan vergi alarak ve onların kısa dönem korumalarını sağlayarak teker teker zenginleşerek "Süleyman Tapınağı'nın Fakir Askerleri" olmaktan çıktılar. Bugün kapitalist sistemin ilk adımlarının bu yolla atıldığını söylemek mümkündür. Zira hacıların yol boyunca değerli mücevherlerini ve altınlarını korumak amacıyla ilk çek senet sistemini kurdular. Bir çok tarihçi bugün Tapınakçıların ortaçağ atm'leri olduğunu ifade etmektedir. Bunun yanı sıra; yolculuk sırasında paralarını kaybeden hacı ve tüccarlara faizle borç vererek ortaçağ kapitalist sistemini oluşturdular ve borçlanma ekonomisini geliştirdiler.

Bu dönemden sonra Filistin topraklarındaki güçleri 1187'de Selahaddin Eyyubi'nin ordularının Kudüs'ü ele geçirmesiyle azaldı. Eğitim merkezleri olan manastırlar yakılarak, yeniden güçlenmeleri engellendi. Ancak bu dönemde sayıları yaklaşık 800 'ü bulan Tapınakçı Avrupa'ya geçerek ekonomik güçlerini, Avrupa'nın ufak devletleri içinde kullanmaya başladılar. Filistin'de yakılan eğitim merkezleri; başta Fransız, Alman ve İskoç toprakları olmak üzere yeniden kuruldu. Ancak bu sefer papalığın içinde, kendilerini destekleyen yarı paganist bir grup tarafından kollanarak; dini eğitimleri eski mısır,sümer uygarlığı temelli paganist-hıristiyan bir şekle büründü. Bu dönemdeki genel bakış açısı; daha çok dünyevi bir kripto eğitimi içeriyordu. Bu noktadan sonra Tapınakçılar, Avrupa ufak devletlerinin aristokratlarını eğiterek, devlet içinde devlet gibi davranarak, Avrupa'nın mısır-yunan ve sümer kaynaklı bir felsefeyle yeniden yapılanmasını istiyordu.

Zamanla gelişen ve yayılan bu bakış açısı başta papalık kurumunu ve Avrupa'daki kralları rahatsız etmeye başladı. Kralları rahatsız etmesinin en önemli sebebi, aileler arasındaki güç savaşlarında Tapınakçıların müdahil olması ve gidişata aykırı sonuçların oluşmasıydı. Papalık açısından ise;
kurumdaki güç çekişmesinin, batıni hıristiyan öğretisini benimsemiş tarafının ,Tapınakçıları desteklemesi ile ortadoks hırıstıyanlığın Avrupa'nın büyük kültür merkezlerinde güç kaybetmesiydi. Tapınakçıların Kudüs'te aldıkları disiplinler arası eğitimin sonucunda Yahudi-Arap ve en önemlisi Yunan-Mısır-Sümer kaynaklı mistik bilgiler edinmesi ve bunları Avrupa'da din adamları,aristokratlar ve küçük prenslikler arasında yayması Papalığı radikal kararlar almaya yöneltti.

Bu gelişmelerin ardından 1307 yılında, Fransa Hakim kralı Phillippe le Bel fransız kökenli Tapınakçılar hakkında yasaklama kararı çıkarttı. Bu kararın altında Fransa Kralı ve Papa V. Clement'in Tapınakçıların tehlikeli olduğuna dair anlaşmaları yatıyordu. Papa V.Clement askeri gücünün önemli bir kısmını Avrupa'daki Tapınakçıların yakalanmasına ayırdı. Uzun bir kovalama döneminden sonra Tapınakçıların çoğu yakalandı ve sorgulamaya tabii tutuldu. Çeşitli işkencelerden sonra çoğu Hırıstiyan inancını terk ettiklerini,Pagan Tanrılarına ya da sadece şeytana taptıklarını itiraf ettiler. Yaklaşık 5 yıl içinde üç binden fazla Tapınakçı tutuklandı ve çoğu yakılarak öldürüldü. Tapınakçılar'ın "büyük üstadı" Jacques de Molay, bir çok müridiyle birlikte 1314 yılında Kilise ve Kral'ın onayı ile idam edildiler. Bunun yanı sıra; Tapınakçılar'ın manastırlarında eğitim almış din ve bilim adamları, yarı aristokratlar, aristokratlar ve sıradan halktan 18 bine yakın kişi hapse mahkum edildi. Tarikat bu noktadan sonra resmi olarak dağıtıldı.

III.

Papalığın ve Fransa Kralının tarikatı dağıtma politikası on yıl içinde işe yararı. Resmi olarak işlevini kaybetti ve dağıldı. Ancak bu Tapınakçıların gerçekten yok olduğu anlamına gelmemekteydi. 1307 yılındaki ilk tutuklamalardan sonra Tapınakçıların bir kısmı kaçarak Kuzeye,İskoçya'ya ve Anadolu'ya geçtiler. Bir çok kaynaktan doğrulanabileceği üzere; tutuklamadan kaçan tarikat üyelerinin büyük çoğunluğunun Katolik Kilisesini kabul etmeyen tek krallık olan İskoçya'ya gittiği ve yerleştiğini bilmekteyiz. Bununla birlikte; başta İstanbul olmak üzere, din adamı kisvesi altında Anadolu ve Ortadoğuda bir çok manastıra saklandılar.

Önemli bir bölümünün sığındığı İskoçya'da yeniden örgütlendiler. Bu örgütlenmenin en büyük destekçisi İskoç Kralı Robert Bruce'tu. Bu desteğin iki önemli nedeni vardı, Katolik Klisesine karşı bir güç oluşturmak ve Tapınakçıların Avrupa'da yarattıkları yenilik hareketinin sürdürülmesiydi.
Ancak İskoç Kralı bu himayesini açıktan sürdürmekte zorlandı ve kendilerine yeni bir mecra buldular. Ada Avrupası'nın en güçlü sivil örgütlenmesi olan duvarcı loncalarına sızarak, zamanla ele geçirdiler. Bu loncalar zamanla bir kültür odağı haline geldi. Toplantılarında ve yayınlarında,ortodoks hıristiyanlık ve papalık karşıtı bir çok söylem geliştirdiler. Bunların bir kısmı Hıristiyanlığın Antik kültürlerin devamı olduğu ve bilinçli olarak papalık tarafından dejenere edildiğiyle ilgiliydi. Bir diğer kısmı ise; İsa'nın Tanrı'nın oğlu değil, sıradan bir insan olduğu, ancak mistik yollarla Tanrı'yla ve ilahi güçlerle iletişime geçtiği, evli olduğu ve eşi Mecideli Meryem'in, İsa'nın Romalılar tarafından öldürülmesinin ardından, bir gemiyle Fransa'ya kaçtığı ve burada Sarah isminde bir kız çocuğu dünyaya getirdiği, bu bilginin yüz yıllar boyunca papalık tarafından gizlendiği, bu gizemi bilenlerin öldürüldüğü ve Tapınakçıların Kudüs'te öğrendiği bu bilgileri çağlar boyu birbirine aktardığı ve izlerini saklayarak koruduğuydu.

Daha sonra mason localarına dönüşen bu örgütün, en iyi yapılanması İskoç Riti, Papalıktan İskoçyaya sığınan Tapınakçıların bilgilerini taşımaktaydı. Bunun en önemli göstergesi; bugün hala bu ritin içinde Tapınakçılara verilen ünvanların üst düzey derecelerdeki üyelerine verilmesi ve ortodoks dinlere karşı bakışlarının diğer mason örgütlenmelerinden farklı olmasıdır.


IV.
Edinburg'taki Rossyln Şapeli olarak bilinen kilise ve çevresindeki yapılar, Tapınakçıların beslendiği antik kültürlerin ve ortodoks hıristiyanlık karşıtlığının simgesi sayılır.Bu kilise tapınakçıların merkezlerinden Balantrodoch'a 10 km uzaklıktaki, Rossylyn köyünde bulunmaktadır. Sir William St. Clair tarafından 1446-1148 yıllarında inşa ettirilen yapının inşasında; Tapınakçıların devamı olan masonlar,Sion Şövalyeleri ve Gül-Haç Kardeşliği üyeleri görev almıştır.Yapının içerisinde bir kale, manastır ve kilise ve burada yaşayan insanlar için daha uzakta ufak evler bulunmaktadır. Rosslyn; gül çizgisi demektir. Ortadoğu inançlarında kutsal bilgi,gizem,hikmet (sophie) gülle simgelenmektedir. Aynı zamanda gül, İsa'nın annesi Meryem'i ve eşi Mecideli Meryem'i simgelemektedir. Hıristiyan mitolojisi uzmanlarına göre; gül çizgisi terimi; bilginin gelişimi, devam ettirilmesi anlamına geldiği gibi; İsa'nın kanından gelen, onun sırrına sahi olan kızı Sarah'ın soyudur. Yani İsa'nın torunları, kendi varlıklarını korumak amacıyla kendi kutsal sırlarını koruyarak, gelecek nesillerine aktarmaktadırlar. Bu sırrın en önemli koruyucuları; Tapınakçılar,Sion Şövalyeleri ve Gül Haç Kardeşliğidir. Ancak çoğu hıristiyan tarihçisi ve din adamı; bu açıklamaya sadece bir efsane olarak bakmaktadır.

Rossyln Şapeli'nin mimarisinde ve süslemesinde bir çok antik mite dair öğeler bulunmaktadır. Mısır,İbrani,Kelt,Gotik,İskandinav kültürlerinden açıkça etkilendiği görülmektedir. Şapelin sunağı pagan mimari örneğidir. Kilit taşlarındaki İsis simgeleri başta olmak üzere; pergeller, sarmaşıklar,klasik hıristiyan kilise süslemesinde görülmeyen tarzda gül ve zambak motifleri yer almaktadır. Ancak belgelerden anladığımız üzere, şapeldeki bir çok pagan heykel, hıristiyan geleneklerine aykırı görüldüğü için zamanla tahrip edilmiştir. Bunun en kesin iki örneği; pagan tarzı bir altar ve ufak zambaklı isis heykelleridir.

Bugün haklarında bir çok kitap ve makale yazılan tapınak şövalyeleri gittikçe popüler kültür öğesi haline gelmekte ve bir şekilde; işin tarihi ve kültürel tarafıyla ilgilenenlere "imprimatur secretum veritas mysterium " sözünü hatırlatmaktadır.* sırları istediğimiz kadar yayınlasak da, gerçek esrarını koruyacaktır.


16 Aralık 2010 Perşembe

Straplez Gelinlik ve Homo Erectus


Görece eğitimli; görece şehirli; görece iyi ailelerin iyi çocukları. Düzene uymuş; gerekli diye okullara gitmiş; üniversitede gerekli görünen sosyal paylaşımlara katılmış; askere gitmiş; gerekli diye çeşit çeşit kadınlardan hoşlanmış, kız-kadın ayrımını her yerde yapmış; milli olmasını penisli arkadaşlarıyla kutlamış, mili olamayan arkadaşlarına gay muamelesi yapmış; en sonunda çok alternatif de olsa; çok rocker olup rock barlardan çıkmasa da; "arkadaşlar iyidir,arkadaşlarım olmadan olmaz" insanı bile olsa; bir "dişisel boşluk" uğruna ne güneşler batırsa da; gün gelir; kendini bir fotoğrafçı stüdyosunda; elli liraya yaptırılacak saçı üç yüz liraya yaptırmış; boya küpüne batmış, straplez gelinliğini giymiş;tek taşımı kendim de alırdım ama adama aldırmak daha romantik diyen bir genç kadının yanında bulur kendini.

Sorsan bu olanların hepsi saçmadır. Evlilik gereksiz bir formalitedir; gelinlik, düğün dernek aileler mutlu olsun diye yapılan saçma bir "okazyon"dur. Ama onları kırmamak gerekir; ne de olsa; ailedirler. Kızın gelinlik giymeye hakkı vardır mesela; takı merasiminde altın toplamaya da.
O noktada bu hanım kızımızın takı merasimine evet derken; gelinlik de giyerim, herkesle anlamsız fotoğraflar çektiririm söyleminin, gün gelip "hayır canım, çok sıkılıyorum bu gece çıkma", " o herifle nasıl arkadaş olabildiğini anlayamıyorum" söylemine giden yolun ilk taşları olduğunun erkekler tarafından anlaşılmamasını irdelemek gerekir. Ancak şu anın konusu bu değildir; bir gün gene gereksiz bir anımızda konuşulabilir.

Söz konusu edilen bu homo erectuslarımızın rock barlardan; The Cure eşliğinde içilen onlarca biralardan; Galatasaray'a gelen en iyi teknik direktör kim sohbetinden; o sene gidilecek yurtdışı festival alternatiflerinden; birbirilerinin süper manyak eski kız arkadaşlarından, hayatın anlamsızlığından girilip, varoluştan çıkan çeşitli diyaloglarından; yeni evli bir genç adama dönüşüp; arkadaşlarının aslında çok da matah adamlar olmadığına karar verme süreci, söz konusu straplez gelinlik kadınının çok çeşitli manipülasyon yeteneğiyle ve homo erectusumuzun kendine güvensizliğiyle doğru orantılıdır.

Peki bu büyük bir sorun mudur? Straplez gelinlik kadınının manipülasyonu kadını kötücül listesine mi ekler? Erectusun bu eski oyuna isteyerek evet demesi söz konusu erectuslarımızı amsalak mı yapar? Aslında hayır; sorun olan; bu kişiliklerimizin hala kendisini "pek değişik", "pek modern" olarak görmesi, bu etiketi taşımasıdır. Anne babalarının; yıllar boyunca durağan ve kaybedilmiş gördüğü hayatı tekrar yaşamaya başladığının farkında olarak ya da olmayarak; aynı merdivenlerden farklı yaşlarda, farklı kentlerde, farklı ülkelerde de olsa yeniden inip çıktığının farkında olmamasıdır sorun olan.

Bu gerçeği bir gün anlarlar pek çoğu; bu durumda gösterecekleri tepkiler; kişilik özellikleriyle şekillenir. Bir de straplez gelinliğini evde yer olmadığı bahanesiyle anne evine gönderse de; hala straplez gelinlikle evde erkeğin hayatını "aydınlatan" genç hanımızın manipülasyonun çakılıp çakılmamasıyla ilgilidir. Ve işin o noktasında erectuslarımızın çoğu bunu "çaksa" bile; ilişkide "çakan" değil de "çakılan" olduğunun ayırdına varsa bile; "çakmamış ve çakılmamış" olanı oynamaya devam ederler.

Kendini avcı olarak nitelendiren; görece iyi ailelerin görece iyi,görece alternatif, görece modern erectuslarımız straplez gelinlik kadınına karşı kaybettikleri her oyunda; kendilerine yeni monologlar yazarak; hayatın zaten böyle güzel olduğunu, daha önceki öykülerin hastalıklı, sorunlu, çıkmaz sokak öyküleri olduğuna inandırırlar kendilerini.

Bu inanç; straplez gelinlik giyme hayalleri kurmayan, arkadaş sohbetlerinde "deli" olarak nitelendirilen non-straplez kadınlarının günün birinde daha gerçek olduğunun farkına varılmasıyla son bulur.

Ve gerisi; pazar günleri alışveriş merkezlerinde çok ağlayan, az uyuyan; yemek yemeyen "bizim çocuk biraz yaramaz" çocuklarıyla ve onların straplez gelinlik giymiş; tek taşını kendi alabilecek kariyere sahip olmuşken; bunu tercih etmeyip taşı da çocuğu da adamın hesabına yazmayı tercih eden anneleriyle yenilen yemeklerdeki gürültülü sessizliklere bırakır kendisini.


Zaman geçer; straplez gelinlik kadınları; onların görece iyi homo erectusları; kendi monologlarında kayıp giderken; mutluluk ve mutsuzluğun, seksin ve tatmin olmanın,
tanımları değiştikçe değişir.

Yaşamın gereklikleri ve görece iyilikler arasında kalmış erectuslarımızın aslında anlaşılmaya değil; acınmaya ihtiyaçları vardır. Onların görece fedakarlıklarını takdir ettikçe; kendi acılarından taytlı da olmasa; eskimiş bir İron Maiden t-shirtlü bir kahraman yaratırlar.

Bu yaratım sürecine emeği geçen herkese modern zamanlardan alternatif teşekkürler..

PS: İş bu yazı straplez gelinlik giymemiş bir kadın tarafından yazılmıştır.